GÖNÜLSÜZKÖKTENDİNCİ

GÖNÜLSÜZ KÖKTENDİNCİ

Sosyal Paylaşım

Elif Şafak’ın Tanıtımıyla

 “Doğu” da “Batı” da, bir düzlemden bakınca, hayalî kurgulardır, kallavi genellemeler. Zihnimizde olup biten, zihnimizle sınırlanan iki yapı.

Sorsan tam olarak nerede başlar Batı, nerede sona erer Doğu, kimse sabit ve somut bir harita veremez. Yüzyıllar içinde ne çok değişmiştir aslında algılar. İç içe geçmiştir aslında “ben” ile “Öteki”. Batı’nın içindeki Doğu, Doğu’nun kalbinde atan Batı… Bilhassa Türkiye gibi her ikisini de bünyesinde barındıran bir coğrafyadan bakınca bu meselelere. Ama gene de nedense ısrarla mekanik biçimde kullanırız bu kategorik ayrımları. Hayal de olsa kurgu da, son tahlilde hayallere inanmadığımızı kim söyleyebilir? Tam tersine “olgular”dan ziyade “hayaller”e kapılmaya, inanmaya, hatta bağımlı olmaya meyyal değil miyiz?

Mohsin Hamid’in kaleminden Gönülsüz Köktendinci piyasaya çıktığı ilk günden itibaren epey ses getirdi, yankı uyandırdı dünya basınında. İstemeye istemeye “köktendinci” olan bir genç adamın hikâyesi. İstemeye istemeye ne demek? Köktendinci ne demek? Bu kavramları da açmayı ihmal etmiyor yazar. Kahramanı Cengiz, Amerika’ya okumaya giden yetenekli, zeki, pırıl pırıl Pakistanlı bir genç. Princeton Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olur. Sınıfının birincisi, okulun en iyisidir. Toplumdaki seçkinler arasına katılır. Tüm dünyadan kendisi gibi yetenekli, gelecek vadeden gençler Amerika’ya gelerek, Amerikan rüyasına bir an evvel dahil olabilmek için canla başla çalışırlar. O da hırslı, azimlidir. Ve çok çok az sayıda işletme mezununun girebileceği, hatta hayal edebileceği prestijli bir Amerikan firmasında muhteşem bir iş edinir. Artık senede seksen bin dolar kazanmakta, business class uçmakta, son derece şık giyinmektedir. Bundan sonra tek yapması gereken, kendini kapitalizmin ritmine uydurmak, devamlı çalışmak, paralanmak ve yükselmektir. Bir Amerikalı genç kadına âşık olması onun “Amerikanlaşma”sını önce kolaylaştırır, ancak hikâye ilerledikçe beklenmedik biçimde zorlaştırır.

Mohsin Hamid bu “seçilmiş”, “sürüden ayrılmış”, fazlasıyla Amerikanlaşmış Pakistanlı gencin nasıl olup da 11 Eylül sonrası kendi içinde derin bir kimlik bölünmesi yaşadığını, etrafındaki herkesten ve her şeyden soğuduğunu, tepkisel ve kindar olduğunu ve son tahlilde Amerika’yı terk edip Pakistan’a dönmeyi seçtiğini anlatıyor kitabında. Hem de alabildiğine çıplak bir dil ve sert bir üslupla. İşin çarpıcı yanı, anlatılan hikâye ile yazarın kendi yaşam öyküsü arasındaki paralellikler. Mohsin Hamid de Princeton mezunu. O da Amerika’da okumaya ve çalışmaya hak kazanan “parlak Üçüncü Dünyalılar”dan biri iken, 11 Eylül’den sonra ülkeyi terk ediyor. Ancak bir fark var: Yazar, kahramanı Cengiz gibi Pakistan’a dönmek yerine Londra’ya yerleşmeyi seçiyor.

Batı ile Doğu arasındaki hayalî ve hakiki gerilim ve uyumları, bu ikisinin arasında mekik dokuyan bireyin trajedisini anlatmak nicedir edebiyatçıları heyecanlandıran bir proje. Ancak bu çetrefil konuyu çok az romancı Pakistan asıllı Mohsin Hamid gibi sakınmadan, dosdoğru yapabilirdi herhalde. Bu kitabı okumak lazım. Tartışmak lazım. Eleştirmek ve anlamak lazım – ki Batı ile Doğu arasındaki hayalî sınırları samimiyetle sorgulayabilelim. Eğer arada birikmiş tepkilerin, kırgınlıkların ve kızgınlıkların azalmasını istiyorsak, eğer gönüllü ya da gönülsüz “Batı karşıtı ya da İslam karşıtı katı tepkiseller” yetişsin istemiyorsak, eğer bu sağırlığın yerini hakiki bir kültürel olgunluk ve medeniyetler arası diyalog alsın istiyorsak, işe evvela araftaki bireyin hayal kırıklıklarını anlamaktan başlamak lazım.

Leave A Comment?